Sakallı Ejder de Sever mi?

Sürüngenler dünyası genellikle soğuk, mesafeli ve sadece içgüdülerle hareket eden canlıların yeri olarak görülür. Bir kedi veya köpeğin gözlerinde sadakati, sevgiyi ya da hüznü okumak kolaydır; peki ya pullarla kaplı, sabit bakışlı bir canlıda?

Evcil hayvan dünyasının en popüler sürüngenlerinden biri olan Sakallı Ejderler (Bearded Dragon), dışarıdan bakıldığında antik çağlardan kalma küçük birer canavarı andırır. Ancak onları yakından tanıyanların ve bilim insanlarının kalbini burkan, bir o kadar da ısıtan bir soru vardır: Bu soğukkanlı canlılar, sıcakkanlı bir insanla gerçekten bağ kurabilir mi? Hadi bu sessiz canlıların pullarının altında saklanan o gizemli ve hüzünlü dünyayı aralayalım.

Bilimsel olarak yaklaştığımızda, sakallı ejderlerin beyni memeliler kadar karmaşık duygusal ağlara sahip değildir. Sevgi, sadakat veya özlem gibi soyut kavramları bizim hissettiğimiz şekilde deneyimleyemezler. Bilim, onların bir insana bakıp “Bu benim en yakın dostum” demediğini, daha çok “güven, konfor ve besin kaynağı” eşleşmesi yaptığını söyler. Ancak bu soğuk bilimsel açıklama, onların insanlarla geliştirdiği o muazzam sessiz dili açıklamaya yetmez. Çünkü bir sakallı ejder için “güven”, hayatta kalma içgüdüsünün en yüksek noktasıdır.

Hem realist hem de hayalperest bir kombin yaparsak, bu canlılarla aramızdaki iletişimi şöyle adlandırabiliriz: Teslimiyet, bir nevi güvenin hüzünlü şekli. Doğada sakallı ejderler sürekli tetikte olmak zorundadır. Kuşlar, yılanlar ve diğer avcılar yüzünden gökyüzüne her baktıklarında hayatta kalma mücadelesi verirler. İşte hüzünlü ve samimi olan kısım tam burada başlar: Evinizdeki bir sakallı ejder, siz odadan içeri girdiğinizde kaçmıyorsa, tam aksine, gözlerini kapatıp omzunuza yatıyorsa, sıcaklığınızı hissetmek için boynunuza sığınıyorsa, siz ona yaklaştığınızda o meşhur “sakalını” karartıp savunmaya geçmek yerine sakin kalıyorsa, bu, onun dilinde “Sana tamamen teslim oluyorum, senin yanında güvendeyim” demektir. Vahşi doğanın o acımasız güvensizliğinden kaçıp, hayatını bir insanın ellerine bırakması, bir canlının kurabileceği en saf bağlardan biridir.

Bilimsel araştırmalar, sakallı ejderlerin insan yüzlerini, seslerini ve kokularını ayırt edebildiğini gösteriyor. Yabancı bir insan onları eline aldığında stres belirtileri gösterirken, kendi sahiplerinin elinde tamamen gevşeyebiliyorlar. Hatta uzun süre sahiplerinden ayrı kaldıklarında, terraryumun camına vurarak veya iştahsızlık yaşayarak bir tür “yokluk tepkisi” verdikleri gözlemlenmiştir. Memeliler gibi kuyruk sallayamazlar, ses çıkaramazlar; onların hüznü de, neşesi de tamamen sessizdir. Camın arkasından size doğru attıkları o uzun, hareketsiz bakış, aslında onların dünyasındaki en büyük iletişim çabasıdır. Bunu yıllarca bir Sakallı Ejder ile evini paylaşmış biri olarak söylediğim kadar, bu konuda çokça bilimsel makale okumuş biri olarak da söyleyebiliyorum.

Gelgelelim, bir sakallı ejderle bağ kurmak ne kadar güzelse, onların bir terraryuma mahkum olduğunu bilmek de o kadar hüzünlüdür. Avustralya’nın uçsuz bucaksız, sıcak çöllerinden kopup gelen bu genetik miras, odamızın bir köşesinde cam bir fanusun içinde yaşar. Onların bizimle kurduğu bağ, belki de bu yapay yalnızlığın içinde bulabildikleri tek tutunacak daldır.

Sakallı ejderler bize sarılamaz, bizi özlediklerini haykıramazlar. Ama soğukkanlı bir canlının, kendi doğasındaki tüm o vahşi savunma mekanizmalarını kapatıp, sizin avucunuzun içinde uykuya dalması… İşte bu, doğanın en sessiz, en hüzünlü ama en samimi dostluk hikayelerinden biridir. Bağ kurmak için her zaman aynı dili konuşmaya veya aynı sıcaklıkta kana sahip olmaya gerek yoktur. Bazen sadece güvende hissetmek ve hissettirmek yeterlidir.

Hayvanlarda Pasif Agresyon ve Cinnet

Hayvanlar dünyasını hep iki uçta görmeye alışkınızdır: Ya hayatta kalmak için kusursuz işleyen bir vahşi doğa mekanizması ya da evlerimizde bizimle yaşayan neşeli dostlar. Ancak doğanın öyle karanlık, öyle kırılgan bir sınırı vardır ki, orada canlılar tıpkı ağır bir akıl tutulması yaşayan insanlar gibi kendi sınırlarını aşarlar. Bilimde buna tam olarak “cinnet” denmese de; ağır travma, kronik stres, esaret ve beyni ele geçiren parazitlerin yarattığı “akut psikoz ve kontrol kaybı” durumları derinden sarsıcı hikayeler barındırır. Doğanın zihninin karanlık labirentlerine ve hayvanların yaşadığı o hüzünlü ve bazen de ürkütücü kontrol kayıplarına birlikte bakalım.

Esaretin Sinsice Büyüttüğü Sessiz Öfke: Hayvanlarda cinnet benzeri patlamaların en trajik örnekleri, ne yazık ki insan eliyle yaratılan esaret ortamlarında görülür. Bunun en hüzünlü ve meşhur örneği, katil balina (orka) Tilikum’dur. Doğal ortamlarında insanlara karşı hiçbir ölümcül saldırısı belgelenmemiş olan orkalar, daracık havuzlara hapsedildiklerinde derin bir zihinsel çöküş yaşarlar. Tilikum, iki yaşındayken okyanustan koparıldı, yıllarca karanlık ve dar tanklarda, diğer balinaların zorbalığına uğrayarak ve açlıkla terbiye edilerek yaşatıldı.

Yıllar süren bu psikolojik işkence, Tilikum’da akut bir cinnet döngüsü yarattı. Hayatı boyunca üç insanın ölümüne sebep oldu. Uzmanlar, Tilikum’un bu saldırıları avlanmak için değil, yaşadığı ağır psikoz ve öfke patlamaları (cinnet) nedeniyle gerçekleştirdiğini belirtiyor. O devasa gövdenin arkasında, akıl sağlığını yitirmiş hüzünlü bir çocuk saklıydı.

Erkek Fillerin Hormonal Kabusu: Bazen cinnet, insan eliyle değil, doğanın kendi kimyasal oyunlarıyla gelir. Erkek filler, her yıl “musth” adı verilen bir döneme girerler. Bu dönemde erkek filin vücudundaki testosteron seviyesi normalin tam altmış katına çıkar. Bu inanılmaz hormon patlaması, fil için adeta işkence dolu bir cinnet nöbetine dönüşür. Fillerin şakaklarındaki bezler şişer ve gözlerine baskı yaparak onlara korkunç bir baş ağrısı verir.

Bu acı ve hormonal baskı altındaki fil, kendi sürüsüne, ağaçlara, gergedanlara ve hatta kendi yavrularına bile gözü dönmüşçesine saldırabilir. O sakin, bilge dev gider; yerine acıdan çıldırmış, ne yaptığını bilmeyen bir canlı gelir. Özetle hayvanlar aleminin o sakin devi yerini gözü dönmüş bir amok koşucusuna bırakır. İşin en hüzünlü yanı, nöbet bittiğinde filin bitkin, yaralı ve çevresine verdiği zararla baş başa kalmasıdır.

Hayvanlar dünyasındaki cinnet nöbetleri bize önemli bir gerçeği fısıldar. Canlı zihni, ne kadar vahşi ya da dayanıklı olursa olsun, kaldırabileceği bir stres ve acı sınırına sahiptir. İster bir virüs, ister kimyasal bir oyun, isterse insanın bencilce yarattığı esaret duvarları olsun; o sınır aşıldığında doğanın çocukları da tıpkı bizler gibi delirebilir, etrafına ve kendisine zarar verebilir. Onların bu çaresiz çığlıklarını duyup, doğaya olan saygımızı ve esaret altındaki canlılara karşı sorumluluğumuzu bir kez daha gözden geçirsek iyi olur. Ne derler bilirsiniz: Durgun atın çiftesi pek olur.

Hafızanın Ağırlığı: Fillerde Yas

Filler, dünyadaki en güçlü duygusal bağlara ve en gelişmiş hafızaya sahip canlılardan biridir. Onların dünyasında ölüm, sadece biyolojik bir sürecin sona ermesi değil; tüm sürüyü derinden sarsan, sessiz ve ritüel dolu bir veda vaktidir. Bilim insanları, fillerin ölüm karşısındaki davranışlarını incelediklerinde, insan dışındaki canlılarda eşine az rastlanır bir yas kültürünün izlerini buldular. Savananın bu dev ve hassas kalpli canlılarının o dokunaklı ritüelleri hakkında yazmak için araştırmak, son zamanlarda en duygulandığım şeylerden biri oldu. Hadi biraz duygulanalım.

Bir fil hastalandığında veya yaşlandığında, sürünün geri kalanı onu asla yalnız bırakmaz. Başı başında toplanır, hortumlarıyla ona hafifçe dokunarak teselli etmeye çalışırlar. Eğer fil hayatını kaybederse, sürü hemen oradan ayrılmaz. Günlerce cesedin başında beklerler. Normalde kendi aralarında sürekli ses çıkaran filler, bir ölümün ardından tamamen sessizliğe bürünürler. Yavrusunu kaybeden bir anne filin, günlerce hiç uyumadan, yemeden ve içmeden yavrusunun cansız bedenini hortumuyla kaldırmaya çalıştığı sıkça belgelenmiştir. Eminim bununla ilgili fonda duygusal bir müzik eşliğinde bir video’ya Twitter ya da Instagram’da daha önce denk gelmişsinizdir. Bu haliyle bile dokunaklı, ama otuz saniyelik bir video’ya sığmayan kısımlar daha da acıklı.

Fillerin yas ritüelini en eşsiz kılan şey, sadece taze ölümlere değil, yıllar önce ölmüş yakınlarına da yas tutmalarıdır. Bir fil sürüsü, arazide yürürken başka bir file ait kemik kalıntılarına rastladığında hemen durur. Bu davranış, bilim dünyasını büyüleyen bir ritüele dönüşür: Filler kemiklerin etrafında sessizce bir çember oluşturur. Hortumlarını ve ayak tabanlarını kullanarak kemikleri büyük bir hassasiyetle incelerler. Özellikle kafatası ve fildişlerine dokunurlar. Bilim insanları, fillerin ayak tabanlarındaki hassas sinirler sayesinde sismik titreşimleri algılayabildiğini ve hortumlarındaki koku duyusuyla o kemiklerin kendi ailelerinden birine ait olup olmadığını anladıklarını düşünüyor. Savananın ortasında, içerisindeki tüm ölü bedenleri bir zamanlar tanıdığın bir mezarlıkta gezmek gibi, böyle bir yeteneğe sahip olmak ne kadar büyük bir lanettir: Bu kadar güçlü bir hafıza ile ölüm farkındalığıyla yaşamak.

Fillerde beynin duygusal kararlar ve hafıza ile ilgili bölgesi olan hipokampus, vücut ölçülerine oranla inanılmaz derecede büyüktür. Yani o meşhur “fil hafızası” tamamen bilimsel bir gerçektir. Bir fil, yıllar önce kendisine yapılan bir iyiliği veya kötülüğü unutmadığı gibi, kaybettiği aile bireyinin yokluğunu da ömür boyu kalbinde taşır.

Hayvanlar İntihar Eder mi?

İntihar insanlara has bir olgu mudur? İntihar özgür irade ile ilgili midir? Hayvanların özgür iradesi var mıdır? En önemlisi de hayvanlar da intihar eder mi? Bu soru, biyologların ve psikologların yüzyıllardır üzerinde düşündüğü, cevabı hem kalbimizi burkan hem de bizi derin düşüncelere sevk eden bir konu. Karaya vuran balinalar, kendilerini uçurumdan atan kemirgenler ya da eşi öldükten sonra yemeden içmeden kesilen kuşlar…

Dışarıdan bakıldığında bu durumlar bize çok tanıdık, insanı bir kederi hatırlatıyor. Peki bilim bu konuda ne diyor? Hayvanlar gerçekten bilerek ve isteyerek hayatlarına son verirler mi? Bu hüzünlü sorunun arkasındaki bilimsel gerçeklere ve doğanın sessiz dramlarına yakından bakalım, ama bunu kesin yargıya varmadan, bize hayvanların intihar ettiklerini düşündüren kavramları irdeleyerek yapalım.

1. Antropomorfizm: Kendi Acımızı Onlara Yansıtmak: Öncelikle bilimin koyduğu ilk sınırı anlamamız gerekiyor: Antropomorfizm. Yani insani duyguları ve davranış modellerini hayvanlara yükleme eğilimi. Gorillerin hep sinirli gözükmesi Quokkaları hep mutlu zannetmemiz, ya da sürüngenleri hep soğuk ve duygusuz bulmamız… Bunlar aklıma ilk gelen antropomorfizm örnekleri. Bazen öyle olmasa da, kederli, sinirli, üzgün, mutlu, ümitsiz, yaşama sevinci dolu olduğunu sandığımız hayvanlar, intihar edebilir mi?

İnsan için intihar; geçmişin pişmanlığı, geleceğin umutsuzluğu ve “ölüm” kavramının soyut bir şekilde algılanmasını gerektirir. Hayvanların acı, yas, depresyon ve stres hissettiği kesin bir gerçektir; ancak onların bizimki gibi soyut bir “Gelecekte yok olmalıyım” bilincine sahip olup olmadıklarını tam olarak bilemiyoruz. Yine de doğada gördüğümüz bazı sahneler var ki, arkasındaki neden ne olursa olsun içimizi sızlatmaya yetiyor.

2. Alturizm: Doğada intihar gibi görünen birçok davranış, aslında topluluğun veya soyun devamı için yapılan trajik birer fedakarlıktır. Bilimde buna “ototizis” (kendi kendini feda etme) denir. Buna yeşilçam sinemasında sıkça denk geliriz, merminin önüne atlamalar, “Kara Murat benim”ler, kardeşi babadan dayak yemesin diye suçu üstlenen abiler… Biz insanlık olarak buna alışığız ama bu eğilim hayvanlarda da var: Colobopsis saundersi türü karıncalar, yuvaları saldırıya uğradığında karın kaslarını kasarak kendilerini patlatırlar. Salgıladıkları zehirli sıvı düşmanı durdurur ama karınca orada can verir, bir nevi defansif canlı bomba gibi yani. Bir diğer “Bir canım var o da size feda olsunç” vakası daha çok tanıdık bir yerden geliyor; bal arıları. Kovandan uzaklaştıramayacakları bir tehdidi soktuklarında iğneleriyle birlikte iç organlarının bir kısmını da bırakırlar (ki bunu zaten acı tecrübelerden biliyorsunuz) Onlar için bu bir pes ediş değil, geride kalanlar yaşasın diye yazılmış hüzünlü bir genetik programdır.

Ama alturizme tam olarak intihar demek yanlış olur, daha ziyade kalanlar için kendini feda etmek diyebiliriz, en az intihar kadar insanlara özgü olduğunu sandığımız bu olgu hayvan dünyasında da var evet, ama asıl sorumuz neydi: Hayvanlar intihar eder mi? Şimdi asıl soruya biraz daha yaklaşalım.

Hayvanlar dünyasında bizi en çok sarsan şey, sosyal bağların kopmasıyla gelen o büyük çöküştür. İşte burası, bilimin en çok zorlandığı ve en insani hissettiğimiz yerdir. Kuğular, albatroslar veya bazı primat türleri eşlerini ya da yavrularını kaybettiklerinde derin bir depresyona girerler. Eşi ölen bir kuğunun, yemeyi içmeyi reddettiğini, uçmayı bıraktığını ve kelimenin tam anlamıyla “kederden eridiğini” gözlemleyen birçok bilim insanı var. Evet araştırdım, halk arasında büyüttüğümüz, kulaktan dolma bir bilgi değil, bilimsel bir gerçek bu. Bunun yanında yavrusu ölen bir yunus annenin, günlerce onun cansız bedenini suyun üzerinde taşımaya çalışması ve ardından sürüden ayrılarak derin sulara gömülmesi sıkça belgelenmiştir. Buna teknik olarak “klinik depresyonun getirdiği iştahsızlık ve bağışıklık çöküşü” diyebiliriz. Ama kalbimiz bize orada başka bir şey olduğunu söyler: Onlar da bizler gibi yas tutar ve bazen bu yük onlara çok ağır gelir diye düşünürüz, gerçekten de öyle mi hiçbir zaman bilemeyeceğiz gibi duruyor.

Doğadaki canlılar, yaşam enerjisiyle (biyofili) doludur ve hayatta kalmak için son nefeslerine kadar mücadele ederler. Karaya vuran balinaların çoğunun arkasında askeri sonarlar yüzünden bozulan iç kulak navigasyonları, okyanus kirliliği ya da lider balinanın hastalanıp kıyıya sürüklenmesiyle onu takip eden sadık sürüsü yatar. Hayvanlar bizim anladığımız anlamda planlı bir intihar gerçekleştirmezler belki; ama stres, yalnızlık, yabancılaşma ve derin bir keder karşısında tıpkı bizim gibi hayata tutunma güçlerini kaybedebilirler. Belki de bu, onlarla paylaştığımız en can yakıcı ortak noktadır. İnsanlarda intihar, ne kadar tercih, ne kadar zorunluluk meselesidir bilinmez ama, hayvanlar intihar etmez, fark etmeden ölüme sürüklenirler.

Ağaçların da Cinsiyeti Var mı?

Bu soru, botanik dünyasının en büyüleyici ve “kafa karıştırıcı” konularından biridir. Kısa cevap: Evet, ağaçların cinsiyeti vardır; ama onların aşk hayatı bizimkinden çok daha karmaşık ve esnektir! İnsanlar gibi sadece “dişi” ve “erkek” olarak ikiye ayrılmazlar. Ağaçlar dünyasında cinsiyet, tamamen üreme organlarının (çiçeklerin ve kozalakların) ağaç üzerinde nasıl dağıldığıyla ilgilidir. Özetlersek, ağaçlarda cinsiyet çeşitliliği üç ayrı sınıfta toparlanıyor.

1. Hem Erkek Hem Dişi: “Hermafrodit” Ağaçlar: Ağaç dünyasının en popüler grubudur. Bu ağaçların tek bir çiçeğinin içinde hem erkek üreme organı (polen üreten) hem de dişi üreme organı (yumurtalık) bulunur. Yani tek bir çiçek kendi kendine yetebilir. Bildiğimiz bazı örnekler: Elma, kiraz, şeftali, manolya ve narenciye ağaçları. Yani anlayacağınız; Baharda açan o mis kokulu elma çiçeklerinin her biri, aslında hem bir “anne” hem de bir “baba” adayıdır.

2. Tek Evli Ama Ayrı Odalı: “Monokot” (Evcikli) Ağaçlar: Bu ağaçların üzerinde hem dişi hem de erkek çiçekler bulunur, ancak bunlar farklı çiçeklerdir. Yani aynı ağacın üst dallarında sadece polen üreten erkek çiçekler/kozalaklar, alt dallarında ise meyveye dönüşecek dişi çiçekler/kozalaklar yer alabilir. Aynı evde yaşayan ama odaları ayrı olan bir çift gibi düşünebiliriz. Böyle düşününce, bir ağaç, bir bireyden çok, kadın erkek karışık, kalabalık bir insan grubunun sürekli birbirleriyle çiftleştiği, tek vücut halindeki dev bir orgy partisine benziyor. Çam, meşe, ceviz, fındık ve huş ağaçları, kalabalık orgy partilerinin dala yaprağa bürünmüş halleri diyebiliriz.

Polen alerjisi olanlara hiçbir faydası olmayan bir ek bilgi vermem gerekirse; Çam ağaçlarında rüzgar estikçe havaya saçılan o sarı tozlar, erkek kozalakların dişi kozalakları döllemek için gönderdiği polen ordularıdır.

3. Kelimenin Tam Anlamıyla Dişi ve Erkek: “Diyodik” (İki Evcikli) Ağaçlar. Bu türlerde bir ağaç ya tamamen erkektir ya da tamamen dişidir. Erkek ağaç sadece polen üretir, asla meyve vermez. Dişi ağaç ise polen aldığında meyve ya da tohum üretir. İncir, hurma, antep fıstığı, kavak, söğüt ve meşhur Ginkgo Biloba (Mabet Ağacı) ismen en tanıdık örnekleridir.

Bir de cinsiyet değiştiren ağaçlar var, kendi kendine üreyebilen ağaçlardan sonra en enteresan sınıf. Bu ağaçlar biyolojik olarak bir cinsiyete sıkışıp kalmak zorunda değiller. Bazı ağaç türleri çevre şartları kötüleştiğinde, kuraklık olduğunda ya da fiziksel bir zarar gördüğünde cinsiyetini erkekten dişiye ya da dişiden erkeğe değiştirebilir. Çünkü meyve ve tohum üretmek çok büyük bir enerji gerektirir. Ağaç o yıl halsizse, “Bu yıl erkek olayım, sadece polen üretip dinleneyim” diyebilir. Yazlığımızın bahçesindeki kayısı da aynı sınıfa girer mi bilmiyorum, ama bazı ağaçlar dinlenmek için cinsiyet değiştirip, iki senede bir meyve veriyorlar.

Balkon Lambalarının Mazlum Kurbanları: Kelebekler

Gece lambasının ya da sokak lambasının etrafında çılgınca dönen kelebekleri (özellikle de gece kelebeklerini, yani güveleri) görmek hepimizin aşina olduğu bir manzara. Bu durum dışarıdan bakıldığında ışığa duyulan büyük bir aşk gibi görünse de, aslında ortada trajik bir navigasyon kazası var. Kelebeklerin ışığa neden bu kadar çekildiğini anlamak için milyonlarca yıl öncesine gitmemiz ve biyolojilerine bakmamız gerekiyor.

Gece kelebekleri, yönlerini bulmak için “enine yönelim” (transverse orientation) adı verilen bir yöntem kullanırlar. Milyonlarca yıl boyunca geceleri gökyüzündeki en parlak ışık kaynakları Ay ve yıldızlardı. Kelebekler, bu uzak ışık kaynaklarını belirli bir açıda (örneğin hep sol üstte tutarak) düz bir çizgide uçmayı başardılar.

Ay o kadar uzaktadır ki, kelebek ne kadar uçarsa uçsun Ay’ın ona göre açısı değişmez. Bu da harika bir pusula işlevi görür, yani insanlığın yapay ışıklandırmayı keşfetmesine kadar öyleydi. İşte sorun tam olarak burada başlıyor. İnsanlar sokak lambalarını, bahçe aydınlatmalarını ve ampulleri icat ettiğinde kelebeklerin evrimsel pusulası altüst oldu.

Kelebek, evinize yakın bir sokak lambasını “Ay” zannediyor ve onunla arasındaki açıyı sabit tutmaya çalışıyor. Ancak yapay ışık kaynağı çok yakın olduğu için, kelebek ileri doğru hareket ettikçe ışığın açısı hızla değişiyor. Kelebek de açıyı korumak için sürekli yönünü düzeltmek zorunda kalıyor. Sonuç? Işığın etrafında dönen o kaçınılmaz sarmal (spiral) uçuş rotası. Kelebek aslında ışığa çarpmaya çalışmıyor; sadece düz bir çizgide uçtuğunu sanıyor!

Maalesef bir de “Açık Büfe” Etkisi Var: Gececil yırtıcılar (özellikle örümcekler ve yarasalar), kelebeklerin yapay ışıklar etrafında sersemlediğini çoktan çözmüş durumda. Geceleri yazlığınızın balkonunun duvarında o küçük pembe kertenkeleleri (Hemidactylus Frenatus) bu kadar sıkca görmenizin sebebi de ışıkla sarhoş olmuş kelebekler. Sokak lambalarının çevresi, gece balkonda açık bıraktığınız tavan aydınlatması, bu avcılar için adeta bir açık büfe restoranına dönüşüyor.

🎬 Krótki Film o Zabijaniu

“Hukuk, adalet ve insanın içindeki o ilkel, karanlık dürtü… Bu üç kavram bir gün kasvetli bir Varşova sokağında karşılaşsa ne olurdu? Kieślowski bu sorunun cevabını ararken, içimizi ısıtacak tek bir kareye bile izin vermiyor.”

Filmin konusu, yolları trajik bir şekilde kesişen üç insan etrafında şekilleniyor: Hayatın dikişini tutturamamış, sokaklarda amaçsızca dolanan genç bir adam; huysuz, pek de sempatik olmayan bir taksi şoförü ve idealist, sisteme inancını henüz kaybetmemiş genç bir avukat. Film, bu üç karakterin hayat çizgilerinin adım adım nasıl kaçınılmaz bir felakete doğru ilerlediğini inceliyor. Buradaki asıl mesele “kimin ne yaptığı” değil, “insanın insana ne yapabildiği”.

Renk paletinden ve gölgelendirmelerden bahsetmeden geçmeyeyim. Film sanki bir oyuncak kamerayla ya da ışık sızdıran kötü kondisyondaki bir Zenit 122 ile çekilmiş bir fotoğraf hissi veriyor. Filmi izlemeye başladığınız an dikkatinizi çekecek ilk şey, görüntünün o rahatsız edici tonu olacak. Görüntü yönetmeni Sławomir Idziak, kamera lenslerinin önüne özel yeşil ve çamurlu filtreler yerleştirerek Varşova’yı adeta yaşayan bir ceset gibi resmetmiş. Renkler o kadar çiğ, o kadar puslu ki, izlerken ekranın arkasından üzerinize soğuk ve rutubetli bir Polonya havası üfleniyor gibi hissediyorsunuz. Esprili yaklaşmak gerekirse; filmde neşe ve umut kırıntısı aramak, çölün ortasında kutup ayısı beklemekle eşdeğer. Yönetmen bize “Burası tekinsiz bir dünya, gözünü ayırma” diyor.

Kieślowski bu filmi aslında meşhur Dekalog (On Emir) serisinin beşinci bölümü (“Öldürmeyeceksin”) olarak tasarlamış, sonra uzatıp sinema filmine dönüştürmüştü. Film, felsefi altyapısını tamamen şu soru üzerine kuruyor: Bir insanın bir insanı öldürmesi vahşettir, peki kurumların (devletin, hukukun) bir insanı öldürmesi adalet midir?

Yıllar sonra merhumun sandığından çıkmış ve iyi bir editörce düzenlenmiş bir Albert Camus romanı okumuş gibi hissettim filmi izlerken. Çünkü film, suçun doğasından ziyade, “ceza” mekanizmasının o soğuk, bürokratik ve mekanik vahşetini masaya yatırıyor. Adalet dediğimiz kavramın, bazen nasıl sadece yasalara uydurulmuş bir ritüele dönüşebileceğini incelikli metaforlarla gösteriyor. İp, urgan, araba aynası gibi gündelik nesneler, film boyunca birer ölüm enstrümanına dönüşerek zihne kazınıyor.

İnsanoğlunun en büyük çelişkisi; adaleti sağlamak için kurduğu sistemlerin, bazen eleştirdiği o ilkel karanlığın aynadaki kopyasına dönüşmesidir. Krótki film o zabijaniu, sinemanın sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda toplumsal ve vicdani bir vicdan azabı olabileceğinin kanıtı. Film bittiğinde kendinizi vicdan muhasebesi yaparken ve insanlığın o gri alanlarında kaybolmuş hissederken bulacaksınız. İçinizdeki pembe bulutları biraz dağıtmak, sinema tarihinin en sert hukuk ve ahlak eleştirilerinden birine tanıklık etmek istiyorsanız, bu Polonya klasiği tam sizlik.

Puan: 8.1

🎬 La Tortue Rouge

“Çok konuşan insanlardan, gürültülü prodüksiyonlardan ve bitmek bilmeyen diyaloglardan yoruldunuz mu? O zaman sizi, tek bir kelime bile edilmeden insanın ruhunu darmadağın eden o ıssız adaya davet ediyorum.”

Filmin konusu ilk bakışta oldukça tanıdık: Bir adam hırçın dalgaların arasında hayatta kalır ve kendini ıssız bir adada bulur. Tam “Tamam, bir Cast Away vakası daha, şimdi bambulardan sal yapıp Wilson diye bağıracak” diye düşünürken, karşısına hikayenin asıl gizemi olan o devasa, kırmızı kaplumbağa çıkıyor. İşte o andan itibaren film, alışık olduğumuz hayatta kalma mücadelelerinin çok ötesinde, sinema tarihinin en estetik ve gizemli metaforlarından birine evriliyor.

Diyaloğa Ne Gerek Var? Yönetmen Michael Dudok de Wit, filme tek bir kelime dahi koymayarak aslında bize muazzam bir özgürlük alanı bırakıyor. Günümüz sinemasında gözümüze sokulan spot ışıklarından ve sürekli ne hissetmemiz gerektiğini söyleyen repliklerden sonra, bu sessizlik adeta bir meditasyon gibi. Film, adını koyamadığımız ama içten içe hissettiğimiz o varoluşsal yalnızlığı, kömür kalemle çizilmiş yalın ama büyüleyici arka planlarla yüzümüze vuruyor. Studio Ghibli’nin o bildiğimiz doğa mistisizmi de işin içine girince, film sadece izlenen bir şey olmaktan çıkıp hissedilen bir deneyime dönüşüyor.

Gelelim o entelektüel soslu metafor kısmına… Filmdeki kırmızı kaplumbağa, adamın adadan (yani aslında kendi kaderinden ve doğanın döngüsünden) kaçma çabalarıyla karşılaştığında, aralarında sessiz bir güç savaşı başlıyor. Carl Jung yaşasaydı muhtemelen bu filmi izlerken sevinç gözyaşları dökerdi. Çünkü bu gizemli canlı, insanın doğayla (ve en önemlisi kendi iç dünyasıyla) inatlaşmayı bırakıp, hayatın o büyük, kontrol edilemez ritmine nasıl teslim olması gerektiğini fısıldıyor. Hikaye ilerledikçe karşımıza çıkan o dönüşüm ve kabulleniş süreci, tek bir kelime olmadan ancak bu kadar şiirsel anlatılabilirdi.

Doğayla savaşan insanoğlunun, eninde sonunda o doğanın şefkatli ve gizemli kollarına teslim olmak zorunda kalışının büyüleyici bir özeti bu.

La Tortue rouge, hırslarımızı, modern dünyanın bitmek bilmeyen koşturmacasını ve “bir yerlere yetişme” çabamızı elimizden alıp bizi bir kumsalın ortasında öylece bırakıyor. Esprili olmak gerekirse; film bittiğinde telefonunuza bakıp “Ben neden her gün bu koşturmacanın içindeyim?” diye varoluşsal bir hafiflik hissetmeniz olası. Ama bu kriz, ruhu temizleyen türden.

Gözlerinizi kapatıp rüzgarın ve dalgaların sesini dinlemek, sinemada saf minimalist estetiğin zirvesini görmek istiyorsanız, hikayenin sürprizlerini kendi gözlerinizle keşfetmek için bu kırmızı dosta mutlaka bir şans verin.

Not: Filmdeki o küçük yengeçler sinema tarihinin en sempatik, en “arkada kendi halinde takılan” yan karakterleri olabilir. Onları dikkatli izleyin!

Puan: 9,2

📝 Bitmeyen Bulaşık Teorisi

Bu teoriyi ben buldum. Dokunulmadıkça dağ gibi olan sorumlulukları bence en iyi anlatan alegoridir biriken bulaşıklar. Tek başına yaşıyor oluşumun, azalan ve küçülen öğünlerimin de yardımıyla, aslında hayatımda biriktirmediğim ve anında yerine getirdim tek sorumluluk bulaşık temizliği. Ancak gene de fiziki olarak da, zihinde kapladığı yer olarak da günden güne güne büyüdüğü için teorimin adını bitmeyen bulaşık teorisi koydum.

Aslında teorimin özeti şu, gün içinde aklımızın bir kenarında, önümüzdeki sonsuz zaman boşluğunun bir kısmında tamamlamamız gereken bir sürü irili ufaklı, önemli önemsiz derdimiz, sıkıntımız, sorumluluğumuz var. Bazıları, tamamladığımızda bizi ve hayatımızı daha ileri taşıyacak görevler, bazıları kalabalık içinde yaşamanın gayri resmi getirileri (götürüleri), bazıları ise tamamen fiziki ihtiyaçlar.

Tamamlandığında bizi ve hayatımızı daha ileriye götürecek görevler genelde en önemsiz gördüğümüz, en çok vakit ve efor gerektiren ve en çok da bu iki sebep üzerinden en çok biriktirdiğimiz ve ötelediğimiz görevler diyebilirim. Gelecek için yatırım yapmak, yabancı dil öğrenmek, kendimizi geliştirmek, sağlıklı yaşamak, spor yapmak gibi asla hakkında faaliyete geçemediğimiz, ama zihnimizin bir yerinde harekete geçmediğimiz için bizi en çok üzen ama en az huzursuz eden kararlar bütünü.

Ne demiştik, bir diğer görevler bütünü de kalabalık içinde yaşamanın gayri resmi götürüleri: Bu tanımlamayı yaptığımda aklıma ilk artık görüşmek istemediğiniz eş dostla mevcut ilişkilerin devamlılığı adına görüşme zorunluluğu geliyor, sonrasında da çalışmak, iş hayatında sosyalleşmek, mutlu ve memnun gözükmek, şikayet etmemeye çalışırken, bir yandan da sürekli, ama sürekli şikayet dinlemek, kendi sorunlarını çözemiyorken, çözmek için bir şey bile yapmıyorken sürekli başkalarının dertlerini çözmeye çalışmak, kendine veremediğin aklı fikri karşındakine vermek, ve karşındakinin kendisine veremediği aklı fikri sana vermeye çalışmasını dinlemek. Özetle sosyal olmanın, kalabalığa karışmanın, orta yaşlarda zirve yapan zorluğu ve bunun gibi şeyler kast ettiğim.

Sonuncusu ve en anlamsızı da fiziki ihtiyaçlar ve sorumluluklar: Bedenimize olan borcumuzu süreki uzayan sakalı, tırnağı, saçı keserek ödüyoruz. Ya da beklemeye devam edebilmek için günde en az bir kez yemek yeme zorunluluğu, kişisel bakım, spor, dişleri fırçalamak ve dış dünyada araya karışmak için gerekli tüm diğer sorumluluklar bütününü de fiziki gereklilikler olarak sınıflandırabiliriz. Belki en aksatmadan yaptığımız, en az vakit alan, en kolay aradan çıkaran ve doğduğumuz günden bu yana hiç değişmediği için sorgusuz sualsiz yerine getirdiğimiz sorumluluklarımız. Kendi adıma belki de nispeten sorunsuz ilerleyen tek sorumluluklar bütünü.

Yukarıda bahsettiğim bu üç sorumluluk tipinin de ortak noktası şu: sürekli erteliyoruz ve erteledikçe yerine getirmek daha da zorlaşıyor. Örneğin üzerine gitmem gereken şahsi bir derdim var; bitmeyen bulaşık teorisi tam da burada devreye giriyor. Bu derdimi gidermeye üşendikçe, dertlerim birikiyor, dertlerim biriktikçe çözmem için gerekecek potansiyel zaman ve efor daha da artıyor. Böyle olunca da bu derdi çözmem git gide imkansızlaşıyor. Belki zamanında müdahale etseydim bu hale gelmezdi dediğim her konu kendimi daha çok suçlamamama, daha mutsuz olmama sebep olduğu gibi, aynı zamanda o derdi çözme umuduma dair inancımı daha da azaltıyor. Tıpkı sağ alt azı dişim gibi… Tam iki sene önce çürümeye başladığını fark ettim, belki o an hızlı bir klor tedavisi, diş temizliğiyle sorunu büyümeden ortadan kaldırabilirdim. Ama o an düşünmediğim için hep yaptığım gibi üzerine yeni bulaşıklar eklemeye devam ettim. Günden güne çürüdüğünü olabildiğince erken fark ettiğimde bir şeyler yapsaydım, en kötü ihtimalle küçük bir dolgu ile o sorunun hayatımda kapladığı yeri temizlemiş olacaktım. Oysa bekledim, ta ki dişimin bir kısmı yemek yerken kırılıp diğer dişlerimin arasında sıkışana kadar. Ama ben ne yaptım, bu sıkıntımın üzerine yeni bulaşıklar eklemeye devam ettim. Belki o zaman müdahale etseydim, kanal tedavisi ile bu sorunun hayatımda kapladığı yeri temizleyebilirdim. Şimdi kırıla kırıla dişimin yarısı yok. Şimdi çektirmem ve bu sorunun hayatımda kapladığı yeri temizlemem gerekiyor, ama ben ne yapıyorum, yeni bulaşıklar ekliyorum, ta ki çürük etraftaki diğer dişlere de bulaşıncaya kadar.

Bulaşıklar birikiyor, temizlemedikçe daha hızlı birikiyor ve biriktikçe de temizlemek zorlaşıyor. “Temizledikten sonra tekrar kirlenmeyecek mi sanki?” düşüncesi ise, bu dağın mutfağın ortasında git gide büyümesinin ekmeğine yağ sürüyor. Başlamak lazım bir yerden, ama en zoru başlamak gibi geliyor.

📝 Balon Kokusu, Limbik Sistem ve Hipokampus

Blog yazmaya karar verdiğimde beni en motive eden şeylerden biri de “Blog’da ‘Araştırma’ diye bir alt başlık açarım, hem de oraya yazma zorunluluğu vesilesiyle bir şeyler araştırırım.” düşüncesiydi. Lakin içeriğini doldurma konusunda henüz bu işin başındayken en zorlandığım başlık da bu oldu. Genel olarak alakasız konuları, ya da şöyle söyleyeyim, kalabalıkta bilgi birikimimle hava atamayacağım, kendime saklayacağım ve hayatın herhangi bir alanında kullanamayacağım konuları araştırmayı oldum olası sevmişimdir. Bu konu da bunlardan biriydi: “Relational memory” adı ile duyup “Bağlantısal Hafıza” adı ile hakkında araştırmaya yaptığım bu güzel konu. Bildiğimiz, gün içerisinde çok maruz kaldığımız, hafızamızın koku vasıtasıyla bizi geçmişe götürmesinden bahsedeceğim bugün.

Geçenlerde sokakta yürürken, yeni açılış yapmış bir hediyelik eşya dükkanının önünden geçerken, içinden geçtiğim binlerce balonun arasına girdiğimde bir anda 1998 senesinde gerçekleştirilmiş o inanılmaz organizasyona gitti aklım; apartman ve okul arkadaşlarımın katılımıyla şenlenen doğum günü partim geldi aklıma. Resmen o balonların arasından süzülürken, rüzgarın, balonların üzerinden toplayıp da genzime tıkıştırdığı, burnumda sızlayan o ucuz plastik kokusuyla çocukluğuma gittim. Açık havanın da desteğiyle on beş saniye sonra, koku havadan ve beynimden silindi. Ancak hatırlattıklarının etkisi günü sonlandırana kadar geçmedi.

Burada tabii zamanın aşındırıcılığı da devreye giriyor. Zamanın aşındırıcılığını şöyle özetleyeyim. Mesela 2005 yazında çok dinlediğiniz bir şarkı var, tüm yaz sadece o şarkıyı dinlediniz diyelim. Yaz bitince de o şarkıyı hiç dinlemediniz mesela. On sekiz sene sonra o şarkıyı tekrar dinlediğinizde tekrar 2005 yılının o sıcak ama güzel yaz günlerine götürür sizi. Bunun en büyük sebebi o şarkıyı on sekiz sene önce binlerce kez izlemiş olmanız değil, on sekiz senedir o şarkıyı çok az dinlemiş olmanızdır. O şarkıyı on sekiz boyunca dinlemediğiniz için beyniniz o şarkının hafızasındaki yerini güncellemez, yeni anılar üzerine yazılmadığı için o şarkı sizin için 2005 yılı yazında kalır. Sonra tekrar o şarkıyı dinlediğinizde, o şarkıyı, beraberinde eşlik ettiği anılarla tekrar hard disk’inizden geri çağırmanız çok daha kolay oluyor. Bir melodinin, bir kokunun, bir görsel objenin üzerine ne kadar çok anı kopyalanırsa, sanki hafıza da o duyu ve çağrıştırdıkları o kadar flulaşıyor.

Sadece eski sevgilinizin kullandığı bir parfüm mesela, yıllar sonra vapurda iniş sırası beklerken bu kokunun bir yerlerden gelmesi sizin gününüzü mahvedecekken, çok daha sık kullanılan parfüm kullanan bir eski sevgiliniz varsa, toplu taşımada, konserlerde, yolda belde bu tip kötü sürprizleri yaşamazsınız, çünkü rast geldikçe sıradanlaşır her şey. Bu yüzden hep benzersizler akılda kalır.

Neyse ne… balon kokusu bahane. Bir gün boyunca on birinci doğum günümü düşünmeme sebep olan o koku ve etkisini plastik mutfak eldiveninden de alabilirim elbette, ama yukarıda yazdığım gibi, daha çok çağırılan ve bu yüzden sıradanlaşan anılar ölür giderler dostlar. O yüzden sevdiğiniz şarkıları çok fazla dinlemeyin, sonra etkileri de hatırlattıkları da yitip giderler.